Seyahat

Hayatın Durmadığı Şehir, Kızıl Büyü: Bolonya

Her seyahati iple çekmek ile İtalya seyahatini iple çekmek arasında bir fark var bence. Bolonya ise aynı duygular ile yola çıkılan ama umulanın kat be kat fazlasını veren bir destinasyon. Düşünün ki bir Avrupa şehrinde asla hayat durmasın. Hakikaten de mümkünmüş ve oranın adı Bolonya’ymış!

Hayatın asla durmamasının ana sebebi bir üniversite şehri olması sebebiyle genç nüfus oranının yoğunluğu belki ama Bolonya’da farklı bir şeyler var. Şehri gezerken bunu hissetmemeniz mümkün değil. Her sokağı, her binası, kilometrelerde devam eden revakları, yolda gördüğünüz bağıra bağıra şarkı söyleyen her genç grubu, insana geçmişinden unuttuğu duyguları uyandırmaya yetiyor.

Bolonya gerçekten küçücük bir şehir ve seyahat süresi olarak 2-3 gün oldukça ideal.  “Bu 2-3 günlük süre içerisinde Bolonya’da ne yapacağım?” diye sorarsanız, işte onun cevabı da aşağıda. 🙂

Başlamadan önce bilmeniz gereken bir şey var. Bolonya öyle lüks bir şehir değil. Kızıl büyüsünün içerisinde oldukça eski bir doku barındırıyor ama Bolonya’yı Bolonya yapan da bu zaten.

Şehrin en önemli özelliği ise kızıl olması ve hiç bitmeyen revakları. Öyle ki şehirde yağmur varsa ıslanmanız mümkün değil. Revaklar kilometrelerce sürüyor ve gerçekten hiç bitmiyor.

Ha bir de son olarak evet, bizim Bolognese sos olarak bildiğimiz Ragù, bu topraklarda doğdu!

Temel bilgileri aldığımıza göre şimdi gezmeye başlayabiliriz. 🙂

 

Piazza Maggiore

Neredeyse her Avrupa şehrinde olduğu gibi, Bolonya’nın ana meydanı burası. Meydanda ise San Petronio kilisesi ve Neptün Çeşmesi en çok ziyaret çeken yerlerin başında geliyor.

İtalya’nın tadını çıkarmak ise gerçekten oturup keyif yaparak mümkün. Bu nedenle meydana bakan restoranlardan birine oturup, damak tadınıza göre Aperol Spritz ya da Prosecco’nuzu söyleyerek keyif yapmayı ihmal etmeyin.

 

San Petronio Kilisesi

Yarım kalan bu güzellik için ayrı başlık açmamak olmazdı.  Yapımına dünyanın en büyük kilisesi olması hedefiyle başlandıktan bir süre sonra Vatikan’ın olaya el atması ile ne yazık ki tamamlanamayan bir kilise burası. Dünyanın en büyük 10. kilisesi. Tuğla kiliseler içerisinde ise ilk sırada.

Bu yarım kalmışlık görüntüsü ile Bolonya’nın dokusuna tam oturuyor kilise. Hatta insan bazen düşünüyor, iyi ki de yarım kalmış, böyle çok daha hayran kalınası.

 

Bolonya Üniversitesi

1088 yılında kurulduğu kabul edilen, Batı dünyasının en eski üniversitesi!

Öncelikle hukuk alanında faaliyet gösterirken, 14. yüzyıl itibariyle de astronomi, fizik, tıp, felsefe ve benzeri bölümleri de bünyesine ekleyerek seçkin akademisyenlerle beraber oldukça önemli bir konuma gelmiş.

Şimdiye kadar çok önemli bilim insanlarını yetiştiren ve Avrupa kültürü için bir referans noktası sayılan bu üniversite, “üniversite” kelimesini ilk kullanan eğitim kurumu olması özelliğini de taşıyor.

Şehrin her bir noktası ise bu bilim ve sanat kültürünü fazlası ile omuzlarında taşıyor.

 

Archiginnasio Sarayı

1805 yılına kadar üniversite binası olarak hizmet veren bu saray, içerisinde Bolonya’nın en güzel miraslarını barındırıyor.

Bir kere bina müthiş. Avlusunda dolaşmaktan, üniversite olarak kullanıldığı yılları hayal etmekten, duvarlarındaki armalara bakmaktan içeri giremiyorsunuz bir süre. Toplam 6.000 arma bulunuyor ve her biri birbirinden güzel.

İçerisi ise ayrı büyüleyici. İçeride üniversite döneminden beri kullanılan iki adet derslik bulunuyor.

Biri o dönemde hukuk öğrencilerinin derslerini aldığı Stabat Mater salonu, diğeri ise sanat öğrencilerinin derslerini aldığı, şimdi kütüphane olarak hizmet veren derslik.

Archiginnasio Kütüphanesi ise 1838 yılından beri hizmet veriyor. Hayran kalınası, kokusu içine çekilesi bir kütüphane.

Küçük bir not: Stabat Mater salonuna girilebiliyor ancak diğer salona eğer kütüphanede işiniz yoksa giremiyorsunuz.

Bunun haricinde içeride bulunan en etkileyici yer ise tabii ki Anatomi Amfisi.

1636 yılından bu yana bu binada. Öğrenciler o yıllarda bu amfide ders alıyor, kadavra inceliyor. Dönemine ve içerisinin mimarisine göre düşününce kulağa inanılmaz geliyor.

Amfinin duvarlarındaki heykeller ise, Hippocrates, Galenus gibi ünlü hekimleri temsil ediyor. Ancak en etkileyici iki heykel, kürsünün iki yanında bulunan “Spellati”, yani derisiz heykeller.

 

Garisenda & Asinelli Kuleleri

Bolonya’da 12. ve 13. Yüzyıllarda 180 civarı kule bulunurken, günümüzde sadece 20 tanesi görülebilir durumda. Garisenda ve Asinelli kuleleri ise şehrin tam merkezinde ve oldukça popüler olanları.

Garisenda çok yamuk olduğu için yıkılma tehlikesi sebebiyle boyu kısaltılmış ve ziyaret edilemiyor olsa da, Asinelli neredeyse 98 metre ve 498 basamağı tırmanmaya hazır olanlar için ziyarete açık.

Asinelli, fotoğraftan da anlaşılacağı üzere ziyaretçilerine mükemmel bir manzara sunuyor. Yani bu görüntü her anlamıyla “nefes kesiyor”. 🙂

 

La Piccola Venezia

Bir zamanlar Bolonya’da da kanallar olduğunu öğrenince, bu kadar güzel dokusu olan bir şehrin, kanallarla nasıl olabileceğini hayal ettiğinizde çok heyecanlanıyorsunuz.

Günümüzde görülebilecek tek kanal kalıntısına gidince ise biraz üzülüyorsunuz. Kalıntı diyorum, çünkü gerçekten de öyle. Birkaç noktadan görülebilen bu kanalın en çok tercih edilen ziyaret noktası, Venedik penceresi denilen bir pencere vasıtasıyla görülen kısmı.

Biraz da yeme – içme konuşalım. Çünkü İtalya diyoruz, İtalyan mutfağı diyoruz!

 

Pappare’

Kahvaltı diyorum, efsane lezzetler diyorum, DENEMEN LAZIM diyorum, başka da bir şey demiyorum!

Tatlı, tuzlu, klasik kahvaltılar, kahve çeşitleri ile her türlü kahvaltı zevkine, göze, mideye hitap eden, efsane bir yer burası.

 

La Prosciutteria

İtalyan mutfağı deyince aklına şarküteri & şarap keyfi gelenlerdenseniz, İtalya’da birçok yerde şubesi bulunan La Prosciutteria’ya uğramadan Bolonya’dan dönmeyin. Bence burası hem lezzetleri hem de dokusu ile hakikaten tarifsiz bir mutluluk içeriyor.

 

 

Osteria Dell’Orso

Geldik Bolonya’nın en çok sıra beklenen restoranlarından birine. Rezervasyon yok, içerisi tabii ki küçücük, İngilizce menü yok.

Neden bu kadar popüler derseniz, gerçekten mükemmel makarna yapıyorlar.

Menüde çeşit çeşit makarna olsa da, herkes buraya “Tagliatelle al ragu” yemeye geliyor. Bunun yanında mutlaka kendi yapımı kırmızı şaraplarından ve büyük final olarak tiramisularından yemeyi unutmayın. 🙂

 

Caffe Terzi

Henüz 2002 yılında açılmış olsa da, sanki yıllardır orada gibi duran bir kahve dükkanı ve şehrin açık ara favorisi ve tabii benim de.

 

La Stenze

Burası Bolonya’daki çok ilginç mekanlardan biri olduğu için listeme girdi. Eskiden Şapel olan bu mekân, şimdi bar olarak hizmet veriyor. Ortamın güzelliğini deneyimlemek için mutlaka gidilesi ancak işletmesinden çok şey beklememek gerekiyor.

 

Moustache

Bolonya’daki en iyi kokteyl barlardan biri olarak gösteriliyor. Nitekim gerçekten de öyle. Bolonya’daki birçok mekân gibi burası da oldukça salaş ancak şehrin dokusuna uyumluluğu, canlılığı ve kokteyllerinin güzelliği ile ilgiyi üzerine topluyor. Fiyatları da pek ucuz. 🙂

 

Cremaria Funivia

Bolonya’nın en iyi dondurmacıları arasında gösterilen, göz yaşartan, damak şenlendiren bir yer burası. Bence İtalya’daki dondurmacıların hepsi güzel ama, buranın özel lezzetleri bir başka.

Ben yiyememiş olsam da mevsiminde mutlaka Ricotta aromalı dondurmalarını şiddetle tavsiye ediyorlar. Bunun haricinde deneyimleyerek önerdiğim çeşitler 50 special, crema, chocolate cake ve strawberry. Tabii damak zevkinize göre her bir dondurması birbirinden güzel.

 

Quadrilatero Bölgesi

Ve sıra geldi bavulları doldurmaya 🙂 Şarküteri ve makarna alışverişi için, hemen Piazza Maggiore’dan içeri girerek ulaşabileceğiniz minnacık sokaklardan oluşan bir bölge burası. Dilerseniz şarküterilerin dışarısındaki masalarda keyif yapabilir, dilerseniz içeriden alışverişinizi yapabilirsiniz.

Bu arada akşam saatlerinde adeta bir Asmalımescit havasına bürünüyor. Daha önce de söylemiştik, Bolonya’da eğlence pek bitmiyor. 🙂

 

Signorvino

Dönmeden bir şarap alışverişi de yapayım derseniz, Piazza Maggiore’da Signorvino’ya uğrayabilirsiniz. Uzun uzun her bir şarabı usanmadan anlatan, güleryüzlü çalışanları var.