Seyahat

İzlanda: Harikalar Diyarı Mı ? Doğa Harikası Mı ?

İzlanda; Elflerin varlığına inanan, bizim alışık olmadığımız yiyecekler ve alışkanlıklarla yaşamlarını sürdüren bir halk ve Grönland’a komşu olan bir ülke… Böyle söyleyince, uzak diyarlarda geçen bir masalı bir varmış bir yokmuş diye anlatmaya başlayan masalcı teyze gibi olduk, bunu kabul ediyoruz. Ama bahsettiğimiz ülke gerçekten de masallardaki gibi çok güzel. Neresi mi burası? Evet bildiniz, tabii ki harikalar diyarı İzlanda.

Ateş ve buzun birbiriyle arkadaş olduğu, aktif yanardağlarıyla insanı hem ürkütüp hem de kendine hayran bırakan, devasa şelaleleri ve bugüne kadar gördüğünüz en net gökkuşağı, yer altından gökyüzüne doğru fışkıran ve akabinde buharlaşan gayzerleri ve kuzey ışıklarıyla sizi adeta hayata bağlayan İzlanda, kesinlikle kocaman bir alkışı hak ediyor.

İzlanda’da doğaya çok önem veriliyor ve kesinlikle doğa tahrip edilmiyor. Hayat standartları çok yüksek ve toplumun huzuru ve refahı da haliyle bizi kıskandırmaya yetti. Eğitim sistemi, kadın erkek eşitliği ve insan hakları konusunda da zirveyi kimseye bırakmıyor. Ayrıca övmeye doyamadığımız İzlanda’da doğum izni toplamda 9 ay. Bu izni üç ay anne, üç ay da baba kullanıyor ve geri kalan üç ay için ebeveynler kendi aralarında tercih yapabiliyor. Böylece hem anne kariyerini riske atmıyor hem de baba bebekle ilgilenerek gerekli deneyimi kazanıyor.

İzlanda’da bizdeki gibi soyadı kullanılmadığını biliyor muydunuz? İnsanlara ismiyle hitap ediliyor ve baba adına “son (oğlu)” ve “dottir (kızı)” sözcükleri ekleniyor. Okyanusun ortasında yer alan ve 103.000 km2’lik alanı kapsayan İzlanda’nın hiçbir kıtayla bağlantısı bulunmuyor. Üstelik adanın sadece %25’inde yaşam var ve ülkenin her bir yanı bakir alanlardan oluşuyor. Biz İstanbullular için oldukça garip bir durum…

İzlanda deyince aklımıza ilk olarak aktif yanardağlar geliyor. 2010 yılında patlayarak Avrupa’daki hava trafiğini olumsuz etkileyen Eyjafjallajökull’yu (Eyahfiyatlahyoukutlu diye okunuyor) hepimiz hatırlarız. Yanardağ demişken şunu da belirtelim; bu ada ülkesindeki topraklar volkanik olduğu için tarıma elverişsiz. Bu nedenle de İzlanda’da sebze ve meyve yetiştirilmesi oldukça zor. Ama imkansız değil. İzlanda halkı buna da az çok bir çözüm üretmiş. Çeşitli arazilere camdan seralar yapmışlar ve ülkede güneş ışığı çok az olduğu için serayı yapay ışıklarla aydınlatıyorlar. Seranın ısınması içinse jeotermal su kaynaklarından yararlanıp sıcak su borularını ısıtıcı olarak seranın içine yerleştirmişler. Bu cam seraların içinde lezzetli domatesler üretiyorlar. Böylece olabildiğince az oranda sebze ve meyve ithal etmeyi hedefliyorlar.

Sebze ve meyve yetiştirmek zor olduğundan İzlanda mutfağı da haliyle daha çok et ağırlıklı ve et olarak balina, çürütülmüş köpek balığı, kuzu kellesi ve at eti tüketiyorlar. Ayrıca bu topraklarda yaşayan şirinlik abidesi Puffin kuşunu da yiyorlar. Pelüş oyuncaklara benzeyen o güzelim koyunlara ve İzlanda atı olarak dünyaya nam salmış birbirinden yakışıklı sarışın, kumral ve esmer atlara nasıl kıyıyorlar biz bilemedik. Seralar çoğalmalı diye haykırdığınızı duyar gibiyiz…

Dolu dolu dört günümüzü geçirdiğimiz İzlanda topraklarında hiç polise rastlamadık. Zaten bu ülkede polis silah taşımıyormuş. Ülkenin yaklaşık üçte biri silah sahibi olmasına rağmen İzlanda dünyanın suç oranı en düşük ülkelerinden biri ve biz bu bilgileri öğrendikçe şapkamızı bu ülke karşısında çıkarıyoruz. Saygılar efendim, tebrikler…

İzlanda’ya Schengen vizesi ile girebilirsiniz. Diğer İskandinavya ülkeleri gibi burada da Euro kullanılmıyor. Ülkenin para birimi İzlanda Kronu (ISK) ve bu para birimini TL’ye çevirip tutarı hesap etmek oldukça zaman alıyor. ISK Türkiye’de bulunmadığı için paranızı yanınızda Euro olarak götürün. Daha sonra Euro’yu İzlanda’da ISK’e çevirmeniz daha kolay olacaktır. Ülke gelirinin büyük bir bölümünü turizm oluşturduğu için diğer gelir kaynaklarının pek az olduğunu söyleyebiliriz. Bu sebepten dolayı ülkede her şey ama her şey çok pahalı! Gıdadan tekstile, hediyelik eşyadan konaklamaya kadar her şeye diğer Avrupa ülkelerine nazaran çok daha fazla ödeyeceksiniz, bu duruma gitmeden alışmaya çalışın.

 

Ulaşım ve Konaklama

Türkiye’nin herhangi bir yerine göre mevsim farkı gözetmeksizin soğuk havanın hakim olduğu İzlanda’da burnunuz hep kırmızı gezecek, ısınmak için sürekli hareket edeceksiniz. Hele ki bizim gibi hafif bir rüzgarda bile üşüyorsanız termal içliklerinizi, kar montunuzu ve kalın çoraplarınızı hazırlayın, soğuk kelimesinin anlamını öğrenmeye gidiyoruz. İzlanda’da Karlar Kraliçesi gibi hissedeceğinize eminiz.

Şelaleleri gezerken ve fotoğraflarken ıslanmamanız işten bile değil, çünkü buradaki şelaleler çok yüksekten aktığı için her yere su sıçratıyor. Bu durumda yanınıza su geçirmez telefon kılıfı ve yağmurluk almanızda fayda var. Bu arada içlik, yağmurluk ve kalın çorap yanında bavulunuza bir de mayo koymayı unutmayın. Zira ülkenin en ünlü jeotermal kaplıcası olan Blue Lagoon’a mayosuz girilmiyor.

Hava şartlarını bu kadar yerdik ama İzlanda sonbaharda ayrı bir güzel oluyor, bunu es geçmeyelim. Kışın zorlu koşullarda doğayı keşfetmek daha yorucu olur, orası kesin. Yazın da turist kalabalığı içinde olan ülkede oteller daha pahalı oluyor ve doğayı değil sürekli insanları seyretmek zorunda kalabilmeniz muhtemel. Üstelik yazın kuzey ışıkları da olmuyor. Dolayısıyla İzlanda’nın hem doğasını doya doya gezmek hem de kuzey ışıklarını görmek için buraya sonbaharda gelinmeli. İzlanda’da kuzey ışıklarının en yoğun görüldüğü dönem Eylül-Mart arası, tarihleri not edin.

Gelelim İzlanda’ya Türkiye’den nasıl gideceğimiz konusuna. Bildiğiniz gibi Türkiye’den İzlanda’ya direkt uçuş bulunmuyor. Bu durumda İzlanda’ya nispeten daha yakın olan Kopenhag, Oslo ve Stockholm gibi şehirlerden aktarma yaparak bu kutsal topraklara ulaşabilirsiniz. Örneğin biz Stockholm’e uçtuk ve gitmişken birkaç gün İsveç kültürünü keşfettik. Daha sonra Wow Air ile İzlanda’nın başkenti Reykjavik’e uçtuk. Wow Air dışında Scandinavian Airlines ve Icelandair firmalarına da bakabilirsiniz. Dönüş için de yine Stockholm’den Türkiye’ye geçtik. Böylece hem aktarma saatlerini kendimiz ayarlamış olduk hem de gitmişken Stockholm’ü de gördük. Stockholm – Reykjavik arası uçuş yaklaşık 3 saat sürüyor ve Eylül ayında Reykjavik Stockholm’den 2 saat, Türkiye’den ise 3 saat geride oluyor.

Reykjavik Keflavik havalimanından şehir merkezine ulaşım oldukça kolay. Havalimanından şehir merkezine otobüs hizmeti veren Gray Line ve Fly Bus firmaları seçiminize göre sizi ya Reykjavik’in otobüs terminaline ya da otelinizin kapısına kadar götürüyor. Yolculuk yaklaşık 45 dakika sürüyor. Biletleri havalimanındaki gişeden veya internetten satın alabilirsiniz. Araba kiralamak isterseniz de havalimanındaki çeşitli firmalardan işleminizi gerçekleştirebilirsiniz.

Konaklamak için otel yerine ev kiralamak bize göre İzlanda için en uygun seçenek. Hem oteller daha pahalı oluyor hem de evde kendi yemeğinizi kendiniz pişirerek daha hesaplı bir tatil yapmış oluyorsunuz. Reykjavik çok küçük bir şehir olduğu için seçeceğiniz ev ya da otel merkeze uzak olmayacaktır, bu konuda rahat olabilirsiniz. Ayrıca bu minik şehirde her yeri yürüyerek gezebilirsiniz, ama yürümek istemezseniz otobüse de binebilirsiniz. İzlanda’da gezilmesi gereken yerler arasında olan ve şehir merkezine bir hayli uzak olan Golden Circle, Güney İzlanda, Blue Lagoon ve kuzey ışıkları için ise araba kiralayabilir ya da Reykjavik Excursions (https://www.re.is/) tur şirketiyle irtibata geçip, firmanın turlarına katılabilirsiniz. Biz araba kiralamak yerine Reykjavik Excursions ile ülkeyi keşfettik. Çok da memnun kaldık ve yol kenarlarındaki mankenlere taş çıkartan yakışıklı atları ve pamuk koyunları izleyerek yorulmadan keşfetmenin tadına vardık.

 

Nereleri gezelim?

Reykjavik:

Canımız, göz bebeğimiz İzlanda’nın başkenti Reykjavik rengarenk evleri ve güler yüzlü insanlarıyla bizim kalbimizi kazandı. Küçük bir şehir olmasının getirdiği şirinlik ve her sokağının fotoğraflık olması sebebiyle uğramadığımız köşesi kalmadı desek yalan olmaz. Hatta bazen üçgen çatılı, Kuzey Avrupa’ya özgü evlerin bahçelerinde bile hayran hayran dolaştık, adeta bir sincap kadar sessizdik…

Hallgrimskirkja:

İzlanda deyince akla ilk gelen yapılardan biri olan, bir görenin asla ama asla unutamayacağı bir güzelliğe sahip olan bu kilise lav taşlarından esinlenerek tasarlanmış. Kilisenin içi o kadar geniş ve ferah ki, insanın saatlerce buradan çıkmayası geliyor. Biz bu kiliseye hayran kaldık, ötesi yok. Burayı ziyaret edenin aksini düşüneceğini de sanmıyoruz zaten.

Skólavörðustígur Caddesi: 

Aşık olduğumuz kilise Hallgrimskirkja’nın önünde uzanan bu caddeye Reykjavik’in en merkezi caddesi diyebiliriz. Renkli evlerin güzelleştirdiği sokaklarda gözleriniz bayram edecek. Cadde boyunca evlerin yanı sıra kitapçılar, müzik mağazaları, marketler, hediyelik eşya dükkanları bulunuyor. Magnet almak için buradaki mağazalar sizi bekler.

Laugavegur Caddesi: 

Reykjavik’in işlek caddelerinden bir diğeri olan Laugavegur aynı zamanda şehrin alışveriş caddesi olarak biliniyor. Cadde üzerinde hem ülkeye özgü yerel markalar hem de uluslararası pek çok marka yer alıyor. Birbirinden renkli kafe ve barları da burada göreceksiniz, fiyatlara göz atmadan hemen içeri dalmayın, burası İzlanda. Ayrıca Laugavegur Caddesi, Reykjavik’te gece hayatının en hareketli olduğu yerlerden birisi. Akşam dışarıya çıktığınızda buradaki mekanları tercih edebilirsiniz.

Bankastraeti Caddesi: 

Laugavegur ve Skólavörðustígur caddeleri civarında bulunan Bankastraeti Caddesi üzerinde de birçok kafe, restoran ve bar bulunuyor. Reykjavik çok turistik bir şehir olmadığı için şehrin her yanında hem lokaller hem de azınlıkta olan turistler birlikte eğlenebiliyor. Bu bakımdan İzlanda’da sakin ve huzurlu bir gezi sizi bekliyor.

Harpa:

Reykjavik’in konser ve opera salonu olan Harpa 2011 yılında açılmış. Oslo’daki opera binası gibi hayranlığımızı kazanan Harpa’nın içini de gezebiliyorsunuz. Yalnız sahneyi de görmek isterseniz belirli bir ücret ödeyerek grup olarak gezebiliyorsunuz. Binanın içinde ayrıca hediyelik eşya satan mağaza ve kafe de var. Burayı kesinlikle es geçmeyin.

City Center Hotel ve Çevresi:

Reykjavik’in sevimli oteli City Center Hotel,  Austurstraeti sokağında yer alıyor. Bu sokak ve çevresindeki sokaklardaki evler ve kafeler o kadar güzel ki, fotoğraf çekmeye ve etrafı hayran hayran seyretmeye doyamadık. Bir de burada her an doğanın bir sürpriziyle karşılaşabilirsiniz. Örneğin biz bu civara ilk gittiğimiz akşam burada gökyüzü birden kızıla döndü ve manzara inanılmazdı.

Blue Lagoon:

İzlanda’nın en ünlü jeotermal kaplıcası Blue Lagoon, tıpkı Budapeşte’deki Széchenyi Kaplıcaları gibi açık havada sizi mest edecek. Suyun sıcaklığı 37 derece civarında olduğu için, havanın soğukluğunu hissetmeden, gökyüzünü ve etrafınızdaki manzarayı izleyerek kaplıcanın tadını çıkarabilirsiniz. Suyun mavimsi rengi görsel şölen yaşatırken tesisteki çamur maskeleri cildinizi yumuşacık yapacak. Blue Lagoon için biletleri internetten almanızı tavsiye ederiz, aksi taktirde gişede bilet kuyruğu beklemek zorunda kalırsınız. Buraya havalimanından ve şehir merkezindeki otogardan otobüsler kalkıyor, arabanız yoksa ulaşımı dert etmeyin. Dilerseniz Reykjavik Excursions firmasından Blue Lagoon paketini satın alıp bilet ya da otobüs kovalamadan, direkt evinizden/otelinizden sizi almaya gelecek olan servislerle de buraya gidebilirsiniz. Bu arada yanınıza mayo, terlik, fotoğraf çekebilmek için su geçirmez bir telefon kılıfı ve nemlendirici krem almayı unutmayın. Su her ne kadar cildinizi yumuşacık yapsa da dışarıya adım attığınızda cildiniz kuruyor. İzlanda’ya gelmişken Blue Lagoon’da keyif yapmak ve şelale, yanardağ, gayzer, bayır gezmekten yorulan vücudu sıcacık suyun içerisinde dinlendirmek şart.

Reykjavik’te müze gezmek isterseniz genellikle geçici sergilere ev sahipliği yapan National Gallery of Iceland, İzlanda’nın ve Viking kültürünün tarihini daha detaylı öğrenmek için National Museum of Iceland, sanat galerisi gezmek isterseniz de Reykjavik Art Museum’a göz atabilirsiniz.

 

Golden Circle Turu

İzlanda’ya kadar gelmişken sadece başkent Reykjavik’i gezip dönmek tabii ki olmaz. Kaldı ki bahsettiğimiz gibi Reykjavik çok küçük bir şehir ve bir günde gezip bitiyor. Dolayısıyla şehrin dışına çıkmak ve İzlanda’nın muhteşem doğasıyla tanışmak gerek. Golden Circle turu İzlanda’nın en turistik ve ilgi çeken turlarının başında geliyor. Bu tur sayesinde daha önce muhtemelen hiçbir yerde görmediğiniz gayzerleri, inanılmaz derecede yüksekten akan şelaleleri, Game of Thrones’un bazı sahnelerinin çekildiği alanları, İzlanda’nın meşhur at ve koyunlarını görecek, heyecandan dil tutulması yaşayacaksınız, hazır olun!

Yukarıda bahsettiğimiz gibi biz araba kiralamak yerine Reykjavik Excursions firmasının düzenlediği turlara katılmayı tercih ettik. Tur servisi belirtilen saatte sizi otelinizden alıyor ve otobüs terminaline bırakıyor. Terminalden 8-10 kişilik tur otobüsüne biniyorsunuz ve yaklaşık 8 saat süren Golden Circle turu başlıyor.

Friðheimar Greenhouse Cultivation Centre:

Golden Circle turumuzun ilk durağı daha önce de bahsettiğimiz cam seralar oluyor. Çalışanlar tüm samimiyetleriyle bize işleyişten bahsediyor ve domatesleri tattırıyor. Cam seralarda yetişen bu domateslerin tadı inanılmaz güzeldi. Seranın bulunduğu arazide bir at çiftliği de bulunuyor. Eğer atlar otlamaya gitmemişse onları yakından görebilirsiniz.

Gullfoss:

Golden Circle turunun en güzel, en ünlü şelalesi Gullfoss aklınızı başınızdan alabilir. Tam 32 metre yükseklikten dökülen Gullfoss hayallerin ötesinde bir manzara sunuyor ve siz bu güzelliğe inanmakta güçlük çekiyorsunuz. Kaynağını İzlanda’nın ikinci büyük buzulu Langjökull’dan alan Gullfoss’ta gökkuşağı ise dillere destan. Ne yazık ki biz burada gökkuşağına denk gelemedik, umarız siz görürsünüz. Şelale etrafında pek çok seyir terası var ve etraftaki merdivenlerden inip çıkarak manzaranın tadına varmak kaçınılmaz, yorulmayı göze alın.

Geysir ve Strokkur:

Golden Circle’ın en heyecan verici ve bizi hayrete düşüren noktalarından biri olan gayzerler, volkanik bölgelerde belirli aralıklarla sıcak su fışkırtan sıcak yeraltı su kaynakları olarak tanımlanıyor. Ancak fışkıran sıcak sular havada buharlaşarak kayboluyor ve fışkırma esnasında atılan çığlıklar yerini şaşkınlığa bırakıyor. Bu gayzerlerin en ünlüsü olan Geysir şu an aktif  olmasa da, hemen yakınında yer alan Strokkur 100 derece sıcaklığındaki suyu 5 dakikada bir yaklaşık 30 metre yüksekliğe fışkırtıyor. Bizim katıldığımız turda zaman kısıtlaması olmadığı için bu ölümsüz anı fotoğraflamak için yaklaşık bir saatimizi Strokkur’u gözlemleyerek geçirdik desek yalan olmaz. Akabinde de civardaki restoranlarda herkes yemek yemeye koyuldu. Turlara karşı önyargımız da böylece bitmiş oldu.

Thingvellir (Þingvellir ) National Park:

Burası dünyanın en eski parlamento binasını içinde barındırıyor. Aynı zamanda içinde göl, şelaleler, kilise ve kanyonları da barındıran bu doğal güzelliklerle kaplı devasa parkta kendinizi huzurlu hissedecek, bir de üzerine gökkuşağına denk geldiniz mi bu anların hiç bitmemesini isteyeceksiniz. Bu arada Game of Thrones’da White Walker’ların yürüdüğü sahnelerin birkaçı burada çekilmiş, rehberimiz özellikle ‘’Winter is coming’’ esprileri eşliğinde bize bu harikalar diyarını anlatıp, gönlümüzü fethetti.

 

 

Güney İzlanda Turu

Yine Reykjavik Excursions firmasıyla çıktığımız Güney İzlanda turundan öyle çok etkilendik ki o gün hiç bitmesin, akşam hiç olmasın istedik. Sabah saat 09.00’da başlayan tur yaklaşık 10 saat sürüyor ve siz bu süre boyunca sadece doğaya aşık olmakla kalmıyor, İzlanda’nın taşına toprağına sarılıp, bu ülkeye kendinizi zincirlemek istiyorsunuz. Kendimizden biliyoruz…

Sólheimajökull:

İlk durağımız buzul gölü olan ve görür görmez ıslık çalmamıza neden olan Sólheimajökull oluyor. Mavimsi renkteki buzullar yüzyıllardır burada yer alıyormuş ve mavi renklerinin sebebi de buzulların içine hapsolmuş oksijen baloncuklarıymış. Gölün üzerindeki kocaman buzullar ve karşıda görünen Eyjafjallajökull, gölün yansıyan ışığında bizi hayallere sürükleyen bakir doğa insanı huzura boğuyor. Ayrıca bu buzulların üzerinde gruplar halinde yürüyüşler ve tırmanışlar yapılıyor, denemek isterseniz aklınızda olsun.

Vik Kasabası:

Elfler’in mekanı sayılan bu küçük kasabayı ünlü yapan siyah kumlarıyla ünlü Reynisfjara ve Dyrholaey plajları diyebiliriz, zira Vik’in içerisinde yapılacak ya da görülecek pek bir şey yok. Ama yine de Vik’e girer girmez sanki daha önce hiç görnediğiniz bir şeyle karşılaşacak hissine kapılıp, burayı bir başka benimseyeceksiniz.

Reynisfjara Plajı:

Günay İzlanda’nın incisi olan Reynisfjara plajı siyah kumları, hemen kıyısındaki lav taşlarından oluşmuş Gardar isimli kayaları ve okyanusun ortasında yer alan Reynisdrangar adındaki ilginç volkanik oluşumları ile kesinlikle bizden tam not aldı diyebiliriz. Yalnız fotoğraf çekerken çok dikkatli olmak gerekiyor, çünkü buradaki okyanus çok dalgalı ve akıntı var. Siyah kumlara alışmak ilk başta zor gibi görünse de zaman geçtikçe buradan ayrılmak istemeyeceksiniz.

Dyrholaey:

Reynisfjara plajının biraz ilerisinde yer alan bu kaya da siyah kumlarla kaplı plajda oldukça dikkat çekiyor. Okyanusun üzerinde bir geçit şeklinde olan Dyrholaey ve civarında eğer uslu bir çocuk olursanız İzlanda’nın şirinlik abidesi kuşları Puffin’leri görebilirsiniz. İnanılmaz bir manzara eşliğinde sadece okyanusun sesini duymak inanın çok keyif verici oluyor.

Jökulsárlón:

Vik kasabasına kadar gelmişken (Vik’ten 190 km uzaklıkta yer alıyor) eğer araba kiraladıysanız mutlaka İzlanda’nın en ünlü ve en büyük buzul gölü olan Jökulsárlón’a uğramanızı tavsiye ederiz. Bizim satın aldığımız Güney İzlanda tur programına dahil olmadığı için buraya gitmek için ayrı bir tura katılmak gerekiyordu. Biz de hem bir diğer buzul gölünü (Sólheimajökull) gördüğümüz hem de Güney İzlanda’nın doğasını ve şelalelerini daha çok merak ettiğimiz için buraya gitmeyi tercih etmedik. Sizin daha çok vaktiniz varsa her gidenin ballandıra ballandıra anlattığı, üç renkli buzul dağlarının bulunduğu Jökulsárlón’a mutlaka gidin deriz.

Skógar Folk Museum:

Vik kasabasından sonra Güney İzlanda’nın en sevdiğimiz müzesi olan Skógar Folk Museum’da İzlanda’nın ve Vikingler’in tarihini ve halkın geçmişteki atalarının hangi şartlarda yaşadığına dair bilgileri, kullandığı tabakları, kişisel eşyaları, gemileri ve daha pek çok şeyi bulabilirsiniz. Bu müzeyi asıl harika yapan şey ise müzenin bahçesinde yer alan İzlanda’ya özgü Turf Houses’lar. Üzeri çimenlerle kaplı, adeta toprağa gömülmüş hissi veren, içi minicik, ama doğayla bir bütün olan bu ahşap evler o kadar güzel ki! 19. yüzyıla kadar İzlanda’daki evlerin %50’si bu şekilde inşa ediliyormuş, ama zamanla Reykjavik’e doğru yerleşme başlayınca evler de daha modern olmuş tabii. Yaşam alanlarını bile doğayla kuran, çimenleri baş üstünde yer eden İzlandalılar, sizi çok seviyoruz.

Skógafoss:

Müzenin hemen yakınında bulunan ve Thor: The Dark World and The Secret Life of Walter Mitty filmlerinin bazı sahnelerinin çekildiği Güney İzlanda’nın en ünlü şelalelerinden biri olan Skógafoss’tayız. Şansınız yaver giderse hayatınızda gördüğünüz en güzel gökkuşağını burada selamlayabilirsiniz. Vaktiniz varsa şalelenin yanıbaşındaki merdivenleri tırmanarak manzaraya bir de tepeden bakın, pişman olmazsınız. Burada muhteşem fotoğraflar çekeceksiniz, biz buna kefiliz.

Eyjafjallajökull:

2010 yılında patlayarak herkesi paniğe boğan ve havaya 8-9 km volkanik kül püskürterek Avrupa’nın hava trafiğini altüst eden ünlü yanardağımız Eyjafjallajökull, Skógafoss ve Seljalandsfoss arasında yer alıyor. İzlanda’daki aktif olan yanardağlardan sadece biri olan Eyjafjallajökull’ya oralara kadar gitmişken uzaktan da olsa bir el sallayın deriz.

Seljalandsfoss:

Güney İzlanda’nın en ünlü şelalelerinden bir diğeri de Seljalandsfoss. Bu şelaleyi diğerlerinden ayıran özelliği ise arkasına geçilebiliyor olması. Evet, şelalenin arkasına geçip yürüyebilirsiniz. Yalnız ıslanmamanız için yağmurluk giymeniz şart. Şelalenin arkasına geçtiğinizde bambaşka bir hisse kapılacaksınız, çünkü suyun akarken oluşturduğu sonsuzluk hissi ve doğanın manzarası gerçekten çok güzel. Buraya kadar gelmişken aranızda evlenmeyi düşünen varsa Seljalandsfoss’un arkasında evlilik teklifi edebilir, zira burada kimse ‘hayır’ cevabını aklına getiremez.

 

 

İzlanda’da Kuzey Işıkları

İşte geldik en unutulmaz anların yaşandığı doğa olayı kuzey ışıklarına. Peki İzlanda seyahatimiz boyunca dilimize pelesenk olmuş kuzey ışıkları nedir? Kuzey ışıkları için en genel tanımlama şöyle; özellikle kutup bölgelerinde gökyüzünde görülen, dünyanın manyetik alanı ile güneşten gelen yüklü parçacıkların etkileşimi sonucu ortaya çıkan doğal ışımalardır. Bizim içinse gökyüzünde oluşan muhteşem ötesi ışık gösterisidir. Öncelikle kuzey ışıklarını görmek istiyorsak şunu bilelim; kuzey ışıkları yağmursuz, bulutsuz bir havada ve şehir ışıkları gibi yapay ışıkların olmadığı alanlarda görülebiliyor. Yani kuzey ışıklarını görmek istiyorsanız şehirden olabildiğince uzaklaşmanız, karanlık tarafa geçip Darth Vader olmanız gerekiyor. Kuzey ışıkları, yani Aurora Borealis’in hangi gün yüzde kaç oranında görülebileceğini http://www.vedur.is/ sitesinden her gün takip etmek gerekiyor. Işıkların görülme ihtimali 1’den 10’a kadar derecelendiriliyor. Bizim kuzey ışıklarını kovaladığımız akşam bu oran 5’ti ve biz harika anlara şahit olduk.

Kuzey ışıkları akşam saat 22.00 ile 03.00 arasında görülebliyor. Işıkarı fotoğraflamak için tripod ve profesyonel bir kamera/fotoğraf makinesi şart, çünkü telefonla çektiğinizde, kuzey ışıkları ne kadar aktif olursa olsun, fotoğraflarda çok sönük çıkıyor. Ayrıca bazen ışıklar çıplak gözle görülemeyeck kadar sönük olduğundan siz de algılayamayabilirsiniz. Bu yüzden ara ara makineniz ya da telefonunuzla gökyüzünün fotoğrafını çekin. Gözün görmediğini makineler yakalayabiliyor ve fotoğrafa bakınca kısa bir şok yaşayabiliyorsunuz. Eğer araba kiraladıysanız Grotta yakınındaki deniz feneri civarında ya da Güney İzlanda’ya giden karanlık yollarda kuzey ışıklarını kovalayabilirsiniz.

Biz kuzey ışıkları için İzlanda’da her daim yardımımıza koşan ve ülkeyi karış karış keşfetmemizi sağlayan Reykjavik Excursions’a güvendik ve 2017 yılının en aktif kuzey ışıklarına şahit olduk ( tur rehberimizin yalancısıyız). Şansımız yaver gittiği için biz ışıkları çok net görebildik. Ama eğer göremezseniz, bu firma sizi ek ücret almadan bir sonraki akşam düzenlenen kuzey ışıkları turuna tekrar götürüyor, aklınızda olsun. Akşam saat 22.00 sularında ışıkları kovalamak için Reykjavik’ten hareket ettik ve şehir merkezinden yaklaşık 2 saat uzaklıktaki bir arsada durduk. Bildiğimiz tarla olan bu alanda hiçbir ışık olmadığı için ilk başlarda biraz tedirgin olduk. İndikten sonra herkes tripodlarını ve kameralarını gökyüzüne sabitleyince otobüsün farları da kapatıldı. Tamamen sessizlik ve karanlığın hakim olduğu bu alanda yaklaşık yarım saat bekledikten sonra bir anda ortam aydınlanmaya başladı. Gökyüzünde bazı dalgalanmalar oldu ve işte kuzey ışıkları! Işıklar ilk etepta çok cılızdı ve biz ancak fotoğraf makinesiyle gökyüzünü çektiğimizde o muhteşem yeşilimsi renkleri görebildik. Zaman ilerledikçe ışıklar adeta dans etmeye başladı ve biz sevinç çığlıkları atarak birbirimize sarıldık. Bir- iki saat boyunca kuzey ışıkları bir çıkıp bir kayboldu ve yıldızların da eşlik ettiği bu anlar bizim için unutulmazlar arasında yerini çoktan almış oldu.

 

Ne yiyelim?

Bize kendimizi harikalar diyarında hissettiren bu masalsı ülkenin her güzel gibi bir kusuru var; mutfağı. İzlanda’nın mutfağında daha önce birkaç defa tekrarladığımız gibi balina, çürütülmüş köpek balığı, kuzu kellesi, at eti gibi seçenekler var. Sebze yemeği bulmak neredeyse imkansız ve hakikaten bahsettiğimiz bu et yemeklerinin kokusu da bizim için oldukça katlanılmaz. Bu yüzden valizinize alabildiği kadar yiyecek koymakta fayda var. Biz bu seyahate çıkmadan yanımıza bardakta içimlik hazır çorba, kraker, bisküvi, hatta makarna alan kişiler olarak İzlanda’da çok zorluk çekmedik, sizi de bu konuda uyaralım.

Gelelim Reykjavik’in soğuk ama çok hareketli gece hayatına. Reykjavik’te mekanlar çok fazla ve hepsi de birbirinden renkli atmosfere sahip diyebiliriz. Her keseye göre mekan var demeyi çok isterdik, ama burası İzlanda ve her şey ne yazık ki çok pahalı. Geceleri o soğuğa rağmen sokaklar gençlerle dolu olsa da siz yine de evde içkinizi içtikten sonra dışarı çıkın ki mekanlarda çok para harcamayın.

Svarta Kaffid:

Laugavegur Caddesi’nde bulunan Svarta Kaffid, bize göre Reykjavik’in kesinlikle en şirin mekanlarından biri. Mekan küçücük ve genellikle kapısında kuyruk oluyor. Ama pes etmeyin. En fazla 15-20 dakika bekliyorsunuz, sonra da ekmek içerisinde servis edilen çorbalarını mideye indiriyorsunuz. Çorba çeşitleri her gün değişiklik gösteriyor ama ne içerseniz için, beğeneceğinize kefiliz. Çorbadan sonra İzlanda’nın meşhur birası Gull içip, burada keyif yapın deriz. Laugavegur 54

Thrir Frakkar:

Reykjavik’in yerel mutfağını tatmak isteyenler için burası ideal diyebiliriz. Lokallerin önerisiyle ziyaret ettiğimiz Thrir Frakkar’da beyaz şarap soslu midye ya da somon yemenizi tavsiye ederiz. İsteyene balina ve çürütülmüş köpek balığı (hakarl) da var, tabii. Hatta hakarl yanında İzlanda’nın patatesten yapılan milli içkisi Brennivin’i de tavsiye ediyorlar, lokaller öyle yapıyormuş. Baldursgata 14
101

Lebowski Bar:

Laugavegur Caddesi’nde yer alan Lebowski özellikle gençlerin uğrak yeri ve akşamları da kalabalık oluyor. Paranıza kıyabilirseniz burada hamburger yiyebilir, Kadife Sokak kültürünü özlemle yad edebilirsiniz. Laugavegur 20b

Kex Hostel:

Reykjavik’in en eğlenceli ve enerjik hosteli olan Kex, her daim kalabalık. Buradaki menü içimizi ısıtacak cinsten; hamburgerden salataya, peynir çeşitlerinden atıştırmalıklara kadar pek çok seçeneği içeriyor. Mekanın dekorasyonu da oldukça güzel. Skúlagata 28

Reykjavik Roasters: 

Kahve içmek için en güzel mekanlardan biri olan Reykjavik Roasters tam kafa dinlemelik, üşüyen ellerinizi ısıtmalık bir mekan. Hatta evinize de buradan kahve alıp götürebilirsiniz. Kárastígur 1

Bonus Market:

Ülkenin en ucuz marketi olan Bonus’a girince rahat bir nefes alacaksınız, çünkü fiyatları gerçekten bize göre bile çok makul. Marketin simgesi pembe bir domuzcuk ve Reykjavik’te birkaç yerde var. Buradan deliler gibi alışveriş yapabilir, aç kaldığınız günlerin acısını çıkarabilirsiniz.

Bizim için 2017 yılının en güzel destinasyonu olan İzlanda’nın tabii ki de  bizde yeri apayrı. Fotoğraflara ve videolara baktıkça, dolu dolu dört gün geçirdiğimiz İzlanda’daki eşsiz maceralarımızı özlemle anıyor ve her fırsatta bu ülkeye olan sevgimizi dile getiriyoruz. Sevgi, saygı ve bağlılık duyduğumuz İzlanda’yı görmeden ölmeyeceğiz ya, bu bile bizi motive etmeye yeter.

İzlanda’nın en başarılı sanatçılarından biri olan Björk’ün de dediği gibi ’’başını çevir bak, hepsi etrafında, her şey aşk dolu, hepsi çevrende.’’ Aşk dolu anılar, insanı hayata bağlayan maceralar ve kurulan hayallerin gerçekleşmesi için yollara çıkmak gerek. Bunun içinse hiçbir zaman geç kalmış sayılmayız. Öyleyse ne duruyorsunuz?

Gidin, gezin, keşfedin… hayat gezince güzel!